Tüm cep telefonu fırsatları için tıklayın !

Tarih

Tüm kadın giyim markası fırsatları için tıklayın !

Uzak Doğu’da Dev Bir Güç:Japonya

XIX.yüzyılın ikinci yarısına kadar derebeylik(feodal) düzenin hakim olduğu japonya ,dış dünyaya kapalı bir ülkeydi. Şogun adı verilen ordu komutanı bu derebeylerin en güçlüsünden seçiliyordu.Asıl gü  Şogun’un elindeydi.İmparator sembolik olarak devletin başındaydı. Batılı devletler ticari gerekçelerle Japonya’yı kapılarını kendilerine açması için zorlamaya başlamasıyla 1854′te batılı devletlerle ticari anlaşmalar yapıldı.Ancak Japonya’nın Batı’ya açılımı,ülkede tepkiyle karşılandı ve anlaşmayı imzalamakta suçlanan Şogun yönetimi,ülke üzerinde etkisini kaybetti.1867′de genç yaşta tahta geçen İmparator Mutsuhito’nun aydınların Batı tarzı yenilikler yapılması fikirlerine destek vermesiyle Japonya’da ”Meiji Restorasyonu”denilen reform süreci başlamış oldu.1868′de feodal düzen yıkılarak Batı tarzı hükümet kuruldu. Hukuk sisteminde reform yapılarak Prusya-Alman modeline dayalı yeni bir anayasa oluşturuldu.Eğitim alanında yapılan yenilikler sonucu yüksek bir okur yazar oranına ulaşıldı. Takvim değiştirildi. Giyim kuşamda batı örnek alındı. Çağdaş bir bankacılık sistemi oluşturuldu. Japon donanmasının kurulmasında İngiltere Krallık donanmasından faydalanıldı. Ordunun çağdaşlaştırılmasında ise Prusya genelkurmayından uzmanlar getirildi.Japon subayları Batılı askeri donanma akademilerine gönderdiler. Dışarıdan çağdaş silahlar satın alınırlen yerli bir silah sanayisi de kuruldu.Devlet,ulaşım ve haberleşmeye önem vererek demir yolu ağı,telgraf hatları ve deniz yollarının oluşturulmasını özendirdi. Ağır sanayii,demir-çelik ve gemi yapımcılığı geliştirilirken tekstil sanayii de çağdaş seviyeye getirildi. Devlet Japon girişimcilerle ortak çalışarak ihracatçılara,sanayicilere ve deniz taşımacışığına her türlü desteği sağladı.Japonya’nın ihracatı,özellikle ipek ve tekstil dalında yükselişe geçti.Tüm bu gelişmelerin ardında ”güçlü ordusu olan zengin bir ülke olma” ideali vardı.Gerçekleştirilen bu reformlarla kısa sürede gelişen Japonya XIX.yüzyılın sonlarında güçlü bir devlet haline geldi.Sanayileşen fakat hammadde açısından fakir olan Japonya Asya kıtasına ulaşmak için yayılmacı bir politika izledi. Çin’le karşı karşıya geldi. İki devlet arasında yapılan savaşta galip gelen Japonya ,Batılı devletler ve Rusya’nın tepkisi nedeniyle elde ettiği toprakları Çin’e geri verdi.Çin toprakları Japonya ve Rusya arasında rekabet alanı haline geldi.Rusya ile Japonya arasında 1904-1905 savaşı çıktı. Rusya bu savaşta yenilerek Çin ve Kore üzerinde etkisini kaybetti.Japonya bir süre sonra Kore’yi topraklarına katarken Rusya ve Çin’e karşı elde ettiği başarılarla adından söz ettirdi.

Miken dönemi (İ.Ö. 1400 -1000)

Ege bölgesi kuzeyden gelen kazvmler (Latin, Grek, Kelf, Germen, Slav) tarafından işgal edildikten sonra Girit krallığı yerine Akha Konfederasyonu olmuştur. Federasyonun en güçlü üyesi miken krallığıdır. Bu dönemin sonlarının uygarlık açısından önemi ‘heroik çağ’ yada ‘kahramanlık çağı’ olarak bilinen devri içine almasıdır. Anadolu kıyılarında ve Doğu yunanistanda konfederasyonun çeşitli üyeleri krallıklar kurmuşlardır. Hormer’in İliada’sında konu edilen Truva kuşatması İ.Ö.12 nci yüzyılda Anadolu kıyılarına geçmştir.

Ege uygarlığının bu bölümü demir-çağına girmiş bulunan Dorların üstün demir silah gücü sayesinde İ.Ö. 10 uncu yüzyılda sona ermiştir.

Hititler (i.ö.200-1200)

Yirminci yüzyılın başlarında anadolu’da yapılan kazılardan ve 1920′lerde hitit yazısın deşfre edilmeden önce hitit uygarlığı konusunda pek bi şey bilinmiyordu. Bugünki bilgilerimiz ışığında I.Ö.200-1500 yıllarında Orta Anadolu’da büyük bir uygarlığının yaşanmış olduğunu görüyoruz.

Anadolu’ya İ.Ö.2000 yıllarında yerleşem hititler demir silahları ve savaş arabalarının üstünlüğü sayesinde kısa sürede bölgeyi egemenlikleri altına aldılar. Başlangıçta birbirinden bağımsız küçük prensliklerden oluşan Hitit kent-devletleri, daha sonraları küçük krallıkların bir tek büyük krallığa bağlı olduğu imparatorluk bicimine dönüşmüştür.

Hitit imparatorluğu İ.Ö 1200 lerde doğudan Asurlular, batıdan Frigyalılar tarafından işgaledilerek yıkılmıştır.

Hititlerde Sanat Edebiyat ve Din

Hitit sanatı genelde Mezopotamya sanatı etkisinde kalmıştır. Ancak, Hitit saray ve tapınakları üzerinde görülen kapartmacılık sanatı diğer uygarlıklara göre çok ilerlemiştir. Tunç heykelcilik ve sfenksler de Hitit sanatının kendine özgü yanlarını oluşturur. Hititler edebiyat alanında da sümer ve diğer mezopotamya eserlerinin etkisinde kalmıştır. Hititler sümerlerin çivi yazısı yanında kendi buldukları Hiyeroglif’i (resim yazısı) de kullanılmıştır.

Hititler tarihsel olguları edebi bir dille yazarak tanralara bildiriyorlardı. Böylece bilinen ilk tarih metinlerini (Anallar) Hititlerde görmekteyiz.

Hititlerin dinide mezopotamya dinleri gibi çoktanrılıdır. Yine mezopotamya’da olduğu gibi burada da Hititlerin ortak tanrıları ve her kent-devletin kendi tanrıları vardır. Dinsel inançları açısın-dan da Hititler, Sümerler gibi bu dünyayla ilgilenir, ölümden sonraki yaşamı düşünmezlerdi İnsanlar tanrılara kurban keserek yalvarır, tanrılarda onları düşmanlardan fakirlikten, hastalıklardan korurlardı.

Hititlerin en önemli tanrısı, güneş tanrıçası Arinna’dır Kral bu tanrıcanın baş rahibi olup yapdığı işler hakkında ona hesap verirdi. Hititlerin ikinci önemli tanrısı Arinna’nın kocası olan gök tanrısıdır. Bu tanrı savaşlarda kralı korur ve ona yardım ederdi.

Filipinler tarihi

Büyük bir enformatik cehalet içinde yasiyoruz. Kitle iletisim ve hizli ulasimla dünyanin küçük bir köy haline gelmis olmasi, sanilanin ya da iddia edilenin aksine her seyden haberli olmak anlamina gelmiyor. Tam tersine gerçeklerin çarpitilma ihtimalinin yükselmesi, göz önünde olanlarin gizlenmesinin artmasi anlamina geliyor. Genelde itis-tikis esya doldurulmus karmakarisik bir odada, en orta yerde duran bir seyi arayip da bulamamak gibi bir hal yasiyoruz.

Iste tam o anda hatalari ayiklama sansi elimizden uçup gidiyor ve gerçegi bir türlü ayirt edemiyor, çaresiz kendimizi enformasyon agini eline geçirmis sebekenin yönlendirmesine birakiyoruz. Ama farkina varmadan. Yönlendirme tipki harami gibi usulca, alabildigine sessiz geliyor.

Mesela Filipinler desek, ne gelir akliniza? Uzakdogu Asya’da bir ülke oldugunu belki bilirsiniz. Yine belki Marcos’u da hatirlayabilirsiniz. Ya da magazinciler (yoksa çogunlukla kendileri de birer kurban olan “haberciler” mi demeli?) tarafindan yönlendirilmissek, Marcos’un karisi hakkindaki gereksiz bilgilerle donatilmis da olabiliriz: Kadinin eski bir güzellik kraliçesi olmasi, bir zaman fotomodellik ve mankenlik yapmasi, Marcos’un aklini basindan almasi, diktatörle yaptigi evlilik ve gardrobunu devlet parasiyla temin edilmis yüzlerce çift ayakkabi ile doldurmasi… gibi.

Halbuki Filipinler genis anlamda müslümanlasmis , özellikle iki adasi (Sulu ve Mindanao) Islâm’in hakimiyetini ve devletlesmesini son dönemlere kadar getirebilmis sancili bir ülkedir. Islâm dini mensuplarinca 1450′de (Istanbul’un fethinden 3 yil önce) kurulan Sulu Devleti, 20. yüzyila dek ayakta kalma basarisini göstermistir. Günümüzde müslüman nüfus hâlâ bu iki adada yogundur.

Müslümanlardan çok sonra buralara gelen Portekizliler, Ispanyollar, Ingilizler, Ruslar ve nihayet Amerikalilar… hiristiyanligi getirmis ve hakim kilmistir. Islâm ve müslümanlar niye gerilemis, bunlar neden ilerlemis?..

Gerçek nerede, dünya nerede? Ya biz neredeyiz?..

***

Bir ülke, iki mevsim

Resmi adi Filipinler Cumhuriyeti. Pilipino dilinde “Republika Ng Pilipinas”. Büyük Okyanus’ta 7100 dolayinda ada ve adacik üzerine kurulu ülke. Adalari Luzon, Visaya grubu ve Mindanao adasi olarak üç gruba ayirmak mümkündür. Adalarin en büyükleri kuzeyde Luzon ve güneyde Mindanao’dur.

Bu takimadalar ülkesine tropik iklim hakimdir. Güney Çin Denizi’ne bakan bati kiyilarinda her yil bir kuru, bir de yagmurlu iki (dört degil) mevsim yasanir. Kuru mevsim, Aralik-Mayis arasi dönemi, yagmurlu mevsim de yilin geri kalan bölümünü kapsar. Havanin en iyi oldugu dönem Aralik-Subat arasidir.

Ülkenin toplam kara alaninin yaklasik yarisi ormanlarla kaplidir ve bunun büyük bölümünü de ticari deger tasiyan agaçlar olusturur. Filipinlerde 220 hayvan, 500 kus türü tespit edilmistir. Denizleriyle iç sularindaki balik çesitlerinin sayisi da en az ikibindir .

Verimli topraklariyla Filipinler temelde bir tarim ülkesidir. Ekim alanlarinin büyük kismi pirinç üretimine ayrilmistir. Ikinci ürün büyük oranda ABD’ye ihraç edilen sekerdir. Filipinler metalik ve metal disi mineral kaynaklar açisindan zengindir.

Filipinlerin Malay irkindan olan atalari, takimadaya kara Asya’sinin güneydogusundan ve bugün Endonezya’nin bulundugu bölgeden gelmislerdir. Ülkede ayrica küçük bir azinlik durumundaki Çinliler, Ispanyollar ve Hint kökenliler yasar. Yerli halk ise Aytalar ya da Balugalar adiyla da bilinen Negritolar idi. Filipinlerde 70-75 dolayinda dil ve lehçe konusulmaktadir. Bu diller geleneksel olarak 8 grupta toplanmistir.

Filipinlerdeki en genis dinî grup olan Katolikler (yüzde 85-90), Filipin Bagimsiz Kilisesi’ni olusturan Aglipayanlari da kapsar. En büyük dinî azinliklar müslümanlar (% 4-15) ve Iglesia ni Kristo (Isa Kilisesi) adli mezhebin de içinde bulundugu protestanlardir. Budistler ve animistler küçük topluluklar olusturur.

Adalar üzerinde rahmet esintisi

Filipinlerin Islâmiyet’le ilk temasi 9. ve 10. yüzyillarda Kizildeniz’den Çin Denizi’ne kadar uzanan ve esas itibariyla müslümanlarin denetiminde bulunan milletlerarasi deniz ticaretine katilmasiyla baslar. Bu dönemde müslüman Arap tacirler inci, baharat, baga gibi mallari almak ve Borneo’dan Çin’e yaptiklari yolculuk sirasinda konaklamak için bazi Filipin adalarina ugruyorlardi.

Tersila veya Silsila adi verilen Sulu secere kaynaklari, Tuan (Malayca “hoca efendi”) Mesaika adinda bir Arap tüccarinin Jolo (Colo) adasina geldigini ve burada idareci sinifa mensup bir ailenin kiziyla evlenerek putlara tapan yerli halkin Islâmiyet’i kabul etmelerini sagladigini belirtmekte, ancak bu konuda herhangi bir tarih vermemektedir.

Islâmiyet’in Sulu’ya girisiyle ilgili ilk belge, Jolo (Buansa) adasindaki Jolo sehrinin birkaç mil uzaginda, eskiden Sulu sultanlarinin taç giydikleri Bud Dato’da bulunan ve Tuan (hoca) Makbalu adinda yabanci bir müslümana ait oldugu sanilan 710/1310-1311 tarihli bir mezar tasidir.

Yine Tersilalar, Tuan Serif Evliya da denilen Kerim el-Mahdum adinda sufi bir Arap davetçisinin 1380 yilinda Jolo’ya gelerek mahalli idarecilerin izniyle diger Sulu adalarini gezip Islâm’i yaydigini ve Simunal adasindaki Tubig-Indangan sehrinde bir cami yaptirdigini belirtir.

15. yüzyil baslarinda Raca Baguinda Ali adinda Sumatrali müslüman bir prens küçük donanmasiyla Jolo’ya gelmis ve yerli bir prensesle evlenerek burayi ve çevresindeki diger adalari idare etmeye baslamistir.

Onun ölümünden sonra damadi Serif Ebu Bekir el-Hasim yönetimi üstlenmis ve bassehri Jolo olan Sulu Sultanligini kurmustur (1450). Böylece siyasi güç kazanan Islâmiyet, kisa sürede Sulu takimadalarinin diger adalarina da yayilmistir.

Tersilalar, Mindanao adasinin islâmlasmasini da bir Arap baba ile Johorlu bir Malay prensesinin oglu olan Serif Muhammed Kabungsuvan adindaki bir davetçiye baglarlar. 16. yüzyilin baslarinda Malay yarimadasindan Pulangi’ye (Cotabbato) gelen bu zat, bölgeye daha önce ulasmis olan baska davetçilerle birlikte datularla (yerli yöneticiler) isbirligi yaparak fetihler, diplomasi ve evlilikler yoluyla bölgedeki halki müslümanlastirmis, arkasindan da Mindanao adasinda Maguindanao Sultanligi’ni kurmustur (1515).

Ayni yüzyilin son çeyreginde Sulu Sultanligi ve Filipinler’in güneyindeki Ternate sultanligi gibi devletlerle iliskilerin artmasi, hanedanlar arasinda evlilik baglarinin kurulmasi ve Arap, Borneolu , Ternateli davetçilerin bölgeye gelmeleriyle Islâmiyet güçlendi ve 18. yüzyil baslarinda, Ispanyollarin giderek artan sömürgelestirme ve hiristiyanlastirma faaliyetlerine karsilik özellikle Maranao bölgesinde yayildi.

Islâm, Filipin adalarinin güneyinde genelde barisçi yolla yayilmistir. Adalarda yayilmaya baslayan Islâm dini, yeni siyasal ve toplumsal örgütlenmeleri de beraberinde getirmis, hatta ülkenin tamami islâmlasma süreci içine girmisti. Ama Ispanyollarin gelisi Islâm’in güçlü biçimde kurumsallasmasini, yayilmasini ve iyice yerlesmesini önledi.

Islâm’i engelleme çabalari

Ispanyollar takimadaya ilk kez Portekizli denizci Fernao de Magalhaes (Macellan) önderliginde bir kesif heyeti vasitasiyla geldiler (1521). Birkaç basarisiz seferin ardindan 1542′de buraya ulasan denizci Ruy Lopez de Villalobos, adalara dönemin veliaht prensi ve gelecegin Ispanya krali ‘Krallarin en Katoligi’ II. Felipe’nin onuruna Filipinler adini verdi. Ondan sonra acimasiz bir katoliklestirme politikasi uygulandi. Hiristiyanlastirma islemi Agustinien, Dominiken, Fransisken ve Cizvit misyonerleri tarafindan yürütüldü. Ama Mindanao ve Sulu’daki müslümanlar hiçbir zaman tam olarak Ispanyol denetimine girmediler.

Ispanyollarin önceleri yalniz Faslilar ve Endülüs müslümanlari , sonra da bütün müslümanlar için kullandigi “Moro” adiyla taninan müslümanlar, ülkenin güneyindeki Mindanao, Sulu ve Palavan gibi adalarda yasamakta ve bölgedeki bes vilayette (Tavi-Tavi, Sulu, Basilan, Maguindanao ve Lanao del Sur) halkin çogunlugunu olusturmaktadir. Sayilari hakkinda maalesef kesin bilgi bulunmamaktadir. Sosyal, dinî ve kültürel bakimdan farkli bir kimlige ve hiristiyanlardan çok daha eski bir tarihe sahip olan müslümanlar, dil ve etnik yapi bakimindan 12 gruba ayrilir.

Moro demek, müslüman demek

Ispanyollarin kültürel hedefi adalari tümüyle hiristiyanlastirmak ve Ispanyollastirmakti. Hiristiyanlastirma çabalari, müslümanlarin Islâm’a ve kendi kültürlerine sarilip sürekli mukavemet göstermeleri karsisinda sonuçsuz kaldi. Müslüman davetçilerin belli bölgelere girmesi, faaliyette bulunmasi yasaklandigi gibi, yakalananlarin cezalandirilmasi, hatta camilerin yikilmasi gibi zecri tedbirler alindi. Bunun üzerine “ Moro (Müslüman) Savaslari” adiyla geçen 3 asirlik savaslar basladi. Söz konusu düsmanlik hâlâ sürmektedir.

Müslümanlar, degisik dönemlerde Filipinler Cumhuriyeti hariç, tarihin Filipinliler tarafindan kurulan en genis devletlerine sahip oldular. Hanedan mücadeleleri sirasinda ihanetler yasadilar. Hiristiyanlarca vaftiz edilen devrik sultanlar bile oldu. Ingilizlerin güçlenmesi, Ispanyollarin zayiflamasi sonucunu dogurdu. Müslümanlar Ispanyollarca Juramentado (Juramentado enemigo “ölünceye kadar savasacagina and içmis ezeli düsman”) olarak adlandirilmislardi.

1898′de Ispanyol-Amerikan savasi sonucu, bütün Filipinler ABD’ye devredildi. Amerikan ordusu barisi ve huzuru saglamak, kaçakçilik, korsanlik ve köle ticaretini önlemek adi altinda müslüman bölgelerde seri askeri operasyonlar düzenledi. En siddetlisi, binlerce müslümanin katliamiyla sonuçlanan “bud dajo” harekâtidir (1906). 1915′te Sulu Sultani II. Cemal el-Kiram, idaresi altinda bulunan bölgelerin hakimiyet hakkini resmen ABD’ye devretti. Ancak kendilerini hiristiyan Filipin halkindan ayri gören müslümanlar, Bangsa Moro (Müslüman Cemaat, Morolar) adini siyasi anlamda kullanmaya basladilar. Filipin bagimsizlik mücadelesi boyunca islâmî kimlige sahip ayri bir bagimsiz devlet olma yolunda çabalarini sürdürdüler.

4 Temmuz 1946′da bagimsizligin ilan edilmesiyle, müslümanlar kendilerini bir oldu-bitti karsisinda buldular. Müslüman bölgelere yapilan bilinçli hiristiyan iskâni, zamanla müslümanlari azinlik durumuna düsürdü. Egitimsiz, yardimsiz, issiz birakilan ve güvenlik güçlerince hasimlari karsisinda daima mahkum edilen ve çaresiz durumlara düsürülen, itilip kakilan, ikinci sinif muamelesi gören müslümanlar hosnutsuzdular.

1968′de Coregidor’da 30 müslüman askerin hiristiyan subaylarca, üstlerine itaatsizlik gibi sudan bir bahaneyle katledilmesi, 1971′de bir caminin kundaklanarak 70 kisinin diri diri yakilmasi bardagi tasiran son damla oldu. Olaylarin tirmanmasi üzerine 1972 Eylülünde sikiyönetim ilan edildi.

Umutlari gelecege tasimak

Müslümanlar, bir süre Filipinler Üniversitesi’nde ögretim üyeligi yapan Nur Misuari önderliginde Moro National Liberation Front’u (MNLF, Moro Milli Bagimsizlik Cephesi) kurdular (1969). Kisa sürede Islâm Konferansi Teskilati’nin (IKT) destegini aldilar.

1976′da MNLF ile hükümet temsilcileri, müslümanlarin yasadigi 13 vilayeti içine alacak özerk bir bölgenin kurulmasini öngören Trablus (Tripoli) Anlasmasi’ni imzaladilar. Hükümetin bunu 10 vilayeti kapsayacak sekilde daraltmasi, çatismalari yeniden baslatti.

Bunun üzerine hükümet, yumusayarak dinî bayram günlerini resmi tatil kabul etti, medeni hukukta müslümanlarla ilgili düzenlemeler yapti. Dinî egitimin saglanmasina yönelik tedbirler aldi. Amanah (Emanet) Bank adinda faizsiz bir banka kurulmasina izin verdi. Müslümanlara idari mevkilerde görev verdi. 1981′de Müslüman Isleri Bakanligi kuruldu. Bu bakanligi1984′te Office of Muslim Affairs and Cultural Communities’e (Müslüman Isleri ve Kültürel Cemaatler Dairesi) dönüstürdü.

1986′dan sonra MNLF ile görüsmeler tekrar basladi. Polis ve askeri güçlerin olusturulmasindaki oranlar ve özerk bölgeye dahil edilecek vilayetlerin sayisi hakkinda anlasma saglanamadi. 1989′da ve 1992′de olumsuzlukla sonuçlanan iki girisim daha oldu.

Müslümanlar daha sonra Islâmî Kurtulus Cephesi adinda ikinci bir teskilat daha kurdular. Bir süre sonra bu iki teskilat birleserek bagimsizlik mücadelesine birlikte devam ettiler. Su anda özerk, Islâm’i daha serbest yasama imkanina kavusmus durumdalar.

Mücadele hâlâ olanca hiziyla sürmektedir. Fakat Islâm dünyasi ve müslümanlar Kibris, Filistin, Bosna Hersek, Çeçenistan, Afganistan ve Irak’taki sicak gündemle; Islâm dünyasinin yeralti ve yerüstü zenginliklerini sömürmeye yönelik soguk (psikolojik) savasla o kadar yogun bir mesguliyet içindeler ki, ne Filipinleri, ne de oradaki Morolari (Müslümanlari) düsünecek haldeler.

Israil’in kanlı tarihi

Bazi devletlerin kirli çamasirlari vardir. Ortaya çikmasini istemedikleri, bilinmesinden rahatsizlik duyduklari ve bu nedenle resmi tarihlerinden çikardiklari tarihsel gerçeklerdir bunlar. Örnegin Vietnam Savasi sirasinda ABD birliklerinin o ülkedeki sivil halka karsi uyguladiklari iskence ve katliamlar—ki bunlarin sonucunda 1.5 milyon Vietnamli yasamini yitirmistir—Amerikalilar tarafindan mümkün oldugunca unutturulmak istenir. Bu gerçek savas sirasinda ört-bas edilmeye çalisilmistir, savas sonrasinda ise Vietnamla ilgili olarak çevrilen Hollywood filmleri ile ayni yol denenmistir. Bu “Rambo” filmlerinde hep Amerikan askerlerinin Vietnam’da yasadiklari zorluklar anlatilir, Amerikali birliklerinin diri diri yaktiklari köylüler degil.

Yine de Vietnam savasinin içyüzü pek çok insan tarafindan bilinmektedir. Çünkü savas dünyanin gözleri önünde yasanmis bir olaydir ve bu nedenle tam anlamiyla ört-bas edilmesi mümkün olmamistir.

Ancak baska bazi devletler, kirli çamasirlarini çok daha basarili bir biçimde gizleyebilmislerdir. Bu devletlerin belki de en basarilisi ise, Israil’dir. Siyonizm’in 1930′lu ve 40′li yillardaki tarihi sözkonusu kirli çamasirlarla dolu iken, Yahudi Devleti bu gerçekleri yalnizca gizlemekle kalmamis, dahasi kendi lehinde bir propaganda aracina dönüstürmüstür.
Öncelikle Israil’in nasil bir imaja sahip olduguna bakalim.

Israil’in Iki Yüzü

Israil, onyillardir tüm bir ulusu isgal altinda yasamaya zorlayan dünyadaki yegane devlettir. 1948′de Filistin topraklarinin önemli bir bölümünü isgal etmis ve Filistinlilerin bir kismini kendi yönetimi altinda yasamaya zorlamis, bir kismini sürmüs, hatta bir kismini da “imha” etmistir. 1967′de tüm Filistin topraklari Israil isgali altina girmistir. Ayrica Israil; Misir, Suriye, Lübnan ve Ürdün topraklarini isgal etmis, yillarca bu topraklardan çekilmemistir. Israil’in isgal ettigi bölgelerdeki halka karsi uyguladigi devlet terörü ise oldukça ünlüdür. Israil ayrica dünyanin baska bölgelerindeki acilarda da pay sahibidir: Dünyanin dördüncü büyük askeri gücüne sahip olan Yahudi Devleti, Üçüncü Dünya’daki baskici diktatörlere, fasist rejimlere destek olmus, onlara silah satmis, onlarin ordu ve gizli polislerini egitmistir. Pinochet, Idi Amin, Bokassa, Mobutu, Marcos, Noriega gibi eli kanli diktatörlerin tümü, Israil’in yakin birer müttefiki olmuslardir.

Kisacasi, Israil, oldukça “kirli” bir devlettir. Birlesmis Milletler’de aleyhine en çok karar çikartilan, ama bu kararlarin hemen hiç birini tanimayan Yahudi Devleti, dünyanin dört bir yanindaki pek çok insanin gözünde saldirgan, zorba ve küstah bir çete devletidir.

Ancak Israil’in bir baska yüzü daha vardir. Daha dogrusu Israil çogu zaman bir baska yüzle insanlarin karsisina çikar. Bu yüz, Israil’in bir “çete devleti” degil, aksine bir “mazlumlar ve magdurlar yuvasi” oldugu imajini verir. Bati’daki pek çok insan da Israil’i bu yüzüyle tanir. Bu görüse göre, Israil, dünyanin dört bir yaninda irkçilarin hedefi olan yahudilerin yegane siginagidir. Bu düsünce, temelde “yahudi soykirimi”na dayanir: Buna göre Israil, Naziler’in Yahudi irkina yönelik korkunç iskence ve katliamindan kurtulan yahudiler tarafindan kurulmus bir siginaktir. Naziler 6 milyon yahudiyi acimasizca öldürmüslerdir. Bu bir daha asla yasanmamalidir. “Bir daha asla” seklinde sloganlasan bu mantik, Israilliler tarafindan son derece ustalikla kullanilmakta ve üstte sözünü ettigimiz tüm “kirli” isler, bu yolla hasir alti edilmektedir.

Bu yolla Israil’in isgalleri ve devlet terörü mesrulastirilir: “Israil, güvenligini saglamak zorunda, yeni bir soykirim mi yasansin?” mantigi kullanilir. Israil Devleti sürekli olarak soykirim konusunu gündemde tutmakta ve bunu varliginin bir numarali mesruiyet kaynagi olarak göstermektedir. Israil’i ziyaret eden her yabanci devlet adami, ilk olarak mutlaka Yad Vashem adli “Soykirim Müzesi”ne götürülür.

Tarihin Perde Arkasi

Israil’in sözünü ettigimiz iki farkli imaji, takdir edilir ki, birbiriyle uyusmasi oldukça zor olan imajlardir. Bir yanda açikça saldirgan, irkçi, isgalci ve baskici bir devlet, öteki yanda “mazlumlarin siginagi” seklinde bir görüntü vardir.

Iste “Soykirim Yalani” adli kitabi ortaya çikaran arastirmayi yapmamiza neden olan sey de, bu iki zit görüntüdür. Bu iki zit görüntünün ardinda farkli bir gerçek olabilecegini düsündügümüz için bu kitaba konu olan tarihsel bilgileri arastirdik. Ve sonuçta ortaya pek az kimsenin farkinda oldugu bir gerçek çikti.

Bu gerçek, özetle sudur: Israil devleti, ikili bir karaktere sahip degildir. Yani bir yandan baskici ve saldirgan, bir yandan da “mazlumlarin siginagi” degildir. Aksine, baskici ve saldirgan karakter, Israil devletinin, bu devleti kuran ve yasatan siyasi kültürün yegane özelligidir. Israil’in “mazlumlarin siginagi” olarak bilinmesine neden olan sey de, aslinda bu siyasi kültürün kendi halkina reva gördügü bir takim zulümlerden ibarettir.

Bu genel yorumu yapmamiza neden olan somut gerçek ise, öncelikle Nazizim ve Siyonizm arasindaki bilinmeyen tarihsel iliskidir. Soykirim Yalani adli kitabimizda bu konuyu ayrintilariyla gözler önüne serdik. Filistin’de bir Yahudi Devleti kurmak için yeterli sayida Yahudiyi Avrupa’dan göç etmeye bir türlü ikna edemeyen Siyonistlerin, II. Dünya Savasi öncesi dönemde Naziler’i—ve diger pek çok fasist hareketi—destekleyerek zoraki bir göç sagladiklarini ortaya koyduk. Almanya’yi Yahudiler’den arindirarak etnik yönden “saf” hale getirmek isteyen Nazilerle, bu ülkedeki sözkonusu Yahudiler’i Filistin’e götürmek isteyen Siyonistlerin nasil dogal müttefik olduklarini inceledik. Naziler’in Alman Yahudilerine yaptiklari baski ve zulümlerin, Siyonist liderler tarafindan neden sevinçle karsilandigini ve iki tarafin ne gibi isbirlikleri gelistirdiklerini ortaya çikardik.

Bu tablo açikça göstermektedir ki, Israil, antisemitizm (Yahudi düsmanligi) tehlikesinden kaçan Yahudiler için bir siginak degildir, aksine bu Yahudileri tehdit eden antisemitik hareketler, Siyonizm tarafindan en basindan beri desteklenmistir.

Bu gerçegin bilinmesinde ise büyük yarar vardir, çünkü bu gerçek, Israil devletinin kendi mesruiyetinin dayanagi olarak gösterdigi en büyük gerekçeyi çürütmektedir. Nitekim bugün Israil’in politikalarina, hatta varligina karsi çikan “anti-Siyonist” Yahudiler de bu tarihsel gerçege isaret etmekte ve Siyonizm’in Yahudiler için bir kurtulus degil, aksine en büyük tehlike oldugunu savunmaktadirlar.

“Soykirim Yalani” kitabinin verdigi en önemli mesaj, bizce budur. Israil, hem isgal ettigi Arap topraklarinin gerçek sahiplerine, hem de bu topraklara zor yoluyla getirdigi Yahudiler’e baski ve zulüm uygulamis bir devlettir. Israil’in resmi ideolojisi olan Siyonizm, bu nedenle asla ve asla gerçek anlamda baris yanlisi olamaz. Baris ve huzura dayali bir siyasi kültür, her irkçi ve fasist hareket gibi Siyonizm’in de yok olmasina neden olacaktir çünkü.

Israil’in bir “baris ve demokrasi” ülkesi olarak tanitildigi Türkiye’de, bu gerçeklerin bilinmesi gerekmektedir. “Soykirim Yalani”, iste bu yönde atilmis önemli bir adimdir.

Soykirim Efsanesi Nasil Dogdu?

Nazi Almanyasi’ndaki Yahudilerin baski ve iskence politikasina maruz kaldiklari konusu, Nazilerin iktidara geldikleri 1933 yilindan itibaren Bati’daki yayin organlarinda islenmeye baslamisti. Medyayi bu konuda besleyen en önemli kaynak ise birer sivil toplum örgütü niteligindeki Yahudi kuruluslariydi. Nazilerin Yahudilere karsi toplama kamplarinda sistemli bir “soykirim” yürüttügü yönündeki iddialar ise, 1942 yilinda yogunluk kazandi. Bu iddialari dile getirenler Dünya Siyonist Örgütü ve onun Batili ülkelerin hemen hepsinde kurulmus olan kollariydi. Örnegin Yahudilerin Nazi toplama kamplarinda “sabun” haline getirildiklerine dair saiyalar, ilk kez Amerika’daki Siyonist hareketin lideri ve Amerikan Yahudi Kongresi’nin (AJC) baskani olan Stephen Wise tarafindan duyuruldu. Wise, 1942 yilinda resmi bir açiklama yaparak, “yahudi cesetlerinin Almanlar tarafindan sabun, yag ve gübreye dönüstürüldügünü” iddia etti. Gaz odalari iddialari da yine ayni dönemde resmi siyonist kuruluslarin temsilcileri tarafindan duyuruldu.

Bu iddialarin genel medya tarafindan desteklenmesinin ise iki nedeni vardi: Birinci neden, Yahudi sermayeli yayin organlarinin bu konuya gösterdikleri özel ilgiydi. Ikinci ve daha önemli olan neden ise, bu haberlerin Batili ülkelerin savas halinde olduklari Nazi Almanyasi’na karsi kullanabilecek iyi bir karsi-propaganda malzemesi olusuydu. ABD yönetimi bu propagandayi çok gerekli buluyordu; çünkü “kendi çocuklarimizi neden Avrupa’da savasmaya gönderdik” diye düsünen genis halk kitlelerini savasin gerekliligine ikna etmek için, “gaz odalarinda öldürülüp sabun yapilan” masum insanlari kurtarmak kadar iyi bir gerekçe bulunamazdi. Nitekim Almanlar hakkinda buna benzer gerçek disi bazi vahset hikayeleri, I. Dünya Savasi sirasinda da Amerikan kamuoyunu ülkelerinin savasa girmesine ikna etmek için üretilmisti.

Savas yillarinda bu sekilde üretilen Soykirim söylentileri, Nazi toplama kamplarinin Amerikan, Ingiliz ya da Sovyet birlikleri tarafindan 1945 yili içinde ele geçirilmesiyle birlikte iyice güçlendi. Çünkü müttefik ordulari bazi kamplarda, özellikle Dogu Polonya’daki Belsen’de binlerce yahudi tutuklunun korkunç durumdaki cesetleriyle karsilasmislardi. Bunlarin fotograf ve filmleri dünya medyasinda yayinlandi. Bu cesetler soykirimin açik birer delili sayildilar. Oysa sözkonusu cesetlerin ölüm nedeni Nazilerin her türlü önleme ragmen bir türlü basa çikamadiklari tifüs salgini ve savasin son aylarinda Alman tasima sisteminin çökmesi nedeniyle bazi kamplarda, özellikle Dogu Polonya’daki büyük kamplarda basgösteren açlikti. Buna karsilik, daha Bati’da yer alan kamplardaki Yahudi tutuklularin gayet sihhatli ve psikolojik yönden de rahat bir durumda oldugu gözlenebiliyordu.

Nürnberg Mahkemesi

Soykirim efsanesini “adli” bir anlamda tarihsel literatüre geçiren en önemli gelisme ise, 1946 yilinda Nazi savas suçlularini yargilamak için düzenlenen Nuremberg Mahkemesi oldu. Bu mahkemede bazi “tanik”lar kürsüye çikarildilar ve toplama kamplarindaki yahudi tutuklularin gaz odalarinda sistemli bir biçimde ihma edildigini anlattilar. Bu verileri degerlendiren mahkeme, “6 milyon Yahudinin Nazi toplama kamplarinda imha edildigini, bunlarin dört milyonunun özel üretilmis imha araçlariyla katledildigini” kabul etti. Bu mahkemede delil olarak sunulan malzeme ve ifadeler, Soykirim literatürünün hala en büyük dayanagidir.

Ancak mahkeme gerçekte pek dürüst ve tarafsiz bir ortamda yapilmamisti. Nazi Almanyasi’ni yenilgiye ugratmis olan müttefikler-ABD, SSCB, Ingiltere ve Fransa-Nazi rejimini ne kadar korkunç ve acimasiz gösterebilirlerse, kendi argümanlarini o kadar iyi savunacaklarini düsünüyorlardi. Bu nedenle Siyonistlerin savas sirasinda ürettikleri tüm Soykirim hikayeleri mahkeme tarafindan ciddiye alindi ve hepsi kabul edildi.

Yahudi kuruluslari tarafindan mahkemeye getirilen “görgü taniklari”, toplama kamplarinda sahit olduklari gaz odasi manzaralarini anlattilar. Bu sahitlerin verdikleri ifadelerin çok büyük bölümünün gerçeklerle uyusmadigi bugün biliniyor. Örnegin mahkemeye çikarilan ve Dachau toplama kampindan kurtulduklari söylenen pek çok tutuklu bu kamptaki gaz odalari hakkinda detayli ifadeler vermislerdi. Oysa Dachau’da “gaz odasi” olarak gösterilebilecek tek bir bina dahi olmadigi için, Soykirim literatürünün savunuculari ilerleyen yillarda bu iddiayi geri almak zorunda kaldilar. Bugün Dachau’da gaz odasi oldugunu savunan hiç kimse yoktur.

Diger toplama kamplarindaki sözde gaz odalari ile ilgili ifadelerin çogu da çeliskiliydi. Bazilari gerçeklesmeleri bilimsel yönden imkansiz hikayelerdi.

Nuremberg Mahkemesi’ne sahit olarak çikarilan en önemli kisi ise Auschwitz toplama kampinin kumandani Rudolf Höss”tü. Höss, çok önemliydi, çünkü mahkemeye çikarilan sahitlerin ezici çogunlugunun aksine bir Yahudi degil, bir Nazi subayiydi. Hem de Auschwitz’de iki yildan uzun bir süre en üst düzey yetkili olmustu. Höss “itiraflarinda”, Auschwitz’in içinde “Wolzek” adi verilen özel bir imha kampi oldugunu, kendi komutasi altinda burada 2.5 milyon yahudinin öldürüldügünü söyledi. Ama “Wolzek” diye bir yer hiç bir zaman bulunamadi, dahasi Auschwitz’de 2.5 milyon Yahudinin öldügü iddiasi da bir süre sonra Yahudi tarihçileri tarafindan geri alindi. Rakam önce 1.25 milyona, en son olarak da Yahudi tarihçi Jean Claude Pressac tarafindan 775 bine düsürüldü.

Peki Höss neden yalan ifade vermisti? Basit; Höss’ü sorgulayan Ingiliz gizli servisi, ona agir bir iskence yapmis, dahasi ailesini ve çocuklarini öldürmekle tehdit etmislerdi!… Bu, bugün ispatlanmis tarihsel bir gerçektir. Höss bu durumda kendisini ve ailesini kurtarmak için her seyi imzalayabilirdi, nitekim öyle yapti.

Soykirim hikayesi Nuremberg mahkemesine dayanarak hizla büyüdü. Yahudi tarihçiler mahkeme tutanaklarindan alintilar yaparak kitaplar yazdilar. Baska tarihçiler bu kitaplardan alintilar yaparak yeni kitaplar yazdilar. Ilerleyen yillarda yeni bazi “soykirim sahitleri” çikti ve bunlar yazdiklari kitaplarla Nuremberg’teki verilmis olan ancak sonradan “siritan” bazi ifadelerin yerlerine yenilerini koymaya çalistilar. Israil’de özel bir Soykirim Arastirmalari Merkezi kuruldu. Dünya kamuoyunun soykirimi kesin bir tarihsel gerçek sanmasinin en önemli nedeni ise, Hollywood’un Yahudi sermayeli film sirketleri ve Yahudi yönetmenleri tarafindan çevrilen 100′e yakin Soykrim filmi oldu.

Soykirimin sorgulanmasi ise 60′li yillarda basladi. ABD’deki Northwestern University’den Dr. Arthur Butz, Fransa’daki Lyon Üniversitesi’nden Robert Faurisson ve pek çok “best-seller” kitabin yazari Ingiliz tarihçi David Irving sözkonusu revizyonist akima öncülük ettiler. Revizyonist akimin bugün en önemli entellektüel merkezi, California’daki Institute for Historical Review adli kurumdur.

Israil’in Terör Gelenegi

Bir süredir “baris” rüzgarlarinin estigi Ortadogu, son bir hafta içinde Israil’in Lübnan’da gerçeklestirdigi bombalamalarla yeniden isindi. Bu durum, bazilari için sasirticiydi. Bir “baris ve demokrasi sembolü” olarak gördükleri Israil’in, içi küçük çocuklarla dolu bir ambulansi nasil olup da havaya uçurdugunu, ya da sivil yerlesim bölgelerini nasil olup da fütursuzca bombaladigini anlamakta güçlük çektiler.

Oysa, Bati medyasinin propaganda ilüzyonundan kurtularak ve Israil’in gerçek kimligini göz önünde bulundurarak vaziyete bakildiginda, Israil’in sözkonusu “gazap üzümleri” operasyonunun hiç bir sasirtici yönü olmadigini görebiliriz. Çünkü Israil, bir terör devletidir; terör, Yahudi Devleti için olagan bir dis politika aracidir.

Israil’in geçmisine bir göz attigimizda ise, bu tanimi kesinlestiren yüzlerce örnek bulmak mümkündür.

Terörizmden Basbakanliga

Israil’in kuruldugu yillar, ayni zamanda Ortadogu’nun da terörle tanistigi yillar olmustu. Yüzyilin basindan beri sistemli bir “devlet kurma” programi izleyen Siyonist hareket, 1940′li yillarda Filistin’de olusturdugu terör örgütleri ile bölgeyi kan gölüne çevirdi.

Sag kanat Siyonistler, Filistin’deki Araplara ve ilerleyen yillarda da Ingilizlere karsi savasacak olan Irgun Zvei Leumi (Ulusal Askeri Örgüt) ya da kisaca Irgun adli silahli yeralti örgütünü kurdular. Irgun ve 1940 yilinda ondan ayrilan Avraham Stern’in kurdugu LEHI (Lomamei Herut Yisrael-Israil’in Özgürlügü Savasçilari), Araplar’a ve Ingilizlere karsi kanli terör eylemleri gerçeklestirdiler (LEHI, kurucusunun adindan dolayi Stern Çetesi olarak da anilir). Irgun ve Lehi’nin iki aktif teröristi, yillar sonra tüm dünyanin taniyacagi isimler haline geleceklerdi: Menahem Begin ve Yitzhak Samir!   Ikisi de, sirasiyla, Basbakan oldular.

Bu sag kanat teröristler ile sol kanat Siyonistler arasinda da gizli bir ittifak vardi.  16 Eylül 1948 günü Stern örgütünün teröristleri, Birlesmis Milletler’in Filistin arabulucusu olan ve Siyonistlerin isgal politikalarini elestirmesiyle taninan Kont Folke Bernadotte’u Kudüs’te öldürdüler. Yeni kurulmus olan Israil Devleti’nin Basbakani Ben Gurion, Stern militanlarinca gerçeklestirilen suikasti lanetledi ve Bernadotte’un BM karargahindaki cenazesine de katilarak taziyelerini sundu. Suikastin sorumlusu olan Stern üyeleri ise kayiplara karistilar. Ancak bir süre sonra bu militanlar ortaya çiktilar, hem de çok ilginç bir biçimde… Bernadotte’u vuran Joshua Cohen adli tetikçi, Basbakan Ben Gurion’un özel korumasi oluverdi birden bire.! Suikast emrini verenlerden Yitzhak Samir ise Mossad’in Avrupa masasi sefligine getirildi.(1) Ben Gurion’un basbakanliginin sürdügü bu dönemde, Samir’in de katkisiyla, çok sayida “Israil düsmani” Mossad ajanlarinca Avrupa’da öldürüldü. Kisacasi Israil’in liderleri aktif birer teröristtiler, ya da terörizmi el altindan destekliyorlardi.

Terör, Israil’in kurulmasiyla bitmedi, azalmadi da. Aksine, daha da çok kan dökmeye basladi.

Israil Tarzi Terör

… 80-100 kadar erkek, kadin ve çocuk öldürülmüstü. Çocuklari kafalarina sopalarla vurarak öldürdüler. Her evden en az bir kisinin canina kiyildi. Köylerde erkek ve kadinlar yiyecek ve su verilmeksizin evlere kapatildilar. Sonra da sabotajcilar gelip evleri havaya uçurdu. Bir kumandan, bir ere emir vererek, havaya uçurmak istedigi bir evin içine 2 kadin kapatmasini söyledi. Bu arada bir asker, öldürmeden önce bir Arap kadinin irzina geçtigini anlatti. Yeni dogmus bir çocugu olan Arap kadinina birkaç gün süreyle etraf temizlettirildikten sonra kadin ve çocuk öldürüldü. ‘Harika bir adam’ diye nitelenen iyi yetistirilmis, iyi bir egitim görmüs kumandanlar, asagilik katiller haline gelmisti. Hem de gelisen korkunç olaylarin içinde ister istemez bu duruma düsmüs degillerdi. Aksine soykirimi ve yoketme metodlarini bilinçlice kullaniyorlardi. Onlara göre dünyada ne kadar az Arap kalirsa, o kadar iyiydi…

Üstteki satirlar, Israil’in Davar gazetesinin 9 Haziran 1979 tarihli sayisinda yayinlandi. Yazilanlar, 1948′de Dueima adli Filistin köyünün ele geçirilmesi sirasinda yapilanlara taniklik eden Israilli bir askerin katliam hatiralariydi.

Önemli olan bu satirlarda anlatilanlarin, istisnai bir terör eylemini degil, Israil’in kutsal terörünün siradan bir örnegini tarif etmesidir. Bir diger “siradan örnek”, Israillilerin devlet kurduklari yilda, 1948′de Deir Yassin köyündeki Arap halka giristikleri katliamdir. Menahem Begin’in yönettigi Irgun ve Stern teröristleri, Kudüs yakinlarindaki Deir Yassin köyüne düzenledikleri baskin sirasinda, hamile kadinlarin ve çocuklarin da dahil oldugu 280 kadar Arap köylüsünü önce sokaklarda dolastirdiktan sonra kursuna dizmislerdir. Ancak bir de önemli “detaylar” vardir: Öldürülen genç kizlarin çogunun irzina geçilmis, erkeklerin cinsel organlari koparilmistir. Siyonistler bazi kurbanlari öldürmek için biçak kullanmislardir. Raporlarda “ortadan ikiye biçilen” küçük bir kiz çocugundan da söz edilmektedir.(2)

Bu sekilde alti ay içinde Arap köylerine düzenlenen sayisiz baskinlarla 400 bine yakin Arap, yurdunu terketmek zorunda kaldi. Deir Yassin Katliami bu baskinlarin sadece birisiydi. Israilliler’in yillar içinde terör yoluyla bosalttiklari köy sayisi, Israil’in az sayidaki “muhalif” seslerinden biri olan Israel Shahak’in tespit ettigi rakama göre, 385′tir. Bu köylerde yasayanlarin içinde korku yöntemiyle kaçirilanlarin yaninda, Deir Yassin’le ayni kadere ugrayanlar da vardir.

Israil’in terörü, ilerleyen yillarda da kan dökmeye devam etmistir. Kibya ya da Sabra Satilla katliamlari, yine buzdaginin görünen kisimlaridir. Israilliler çogu kez bu açik eylemleri bile üstlenmemeye çalismislardir. Örnegin Israil’in 1982 yazindaki Lübnan’i isgali sirasinda Sabra ve Satilla mülteci kamplarinda öldürülen 1.500′ün üstündeki Filistinli’ler hakkinda Begin “yahudi olmayanlar, yahudi olmayanlari öldürdü, bize ne!” demisti. Oysa kisa süre sonra katliami gerçeklestiren Falanjistlerin Israil subaylarinin komutasinda oldugu ve Israil ordusunca silahlandirildiklari ortaya çikti.

Israil Tarzi Iskence

Israil’in kutsal terörünün önemli bir parçasini ise iskence olusturmaktadir. 1967′den bu yana iki milyondan fazla Filistinli’yi isgal altinda yasamaya zorlayan Yahudi Devleti, bu Filistinlilerin muhalefetini kirmak ve onlari göçe ikna etmek için sistemli bir iskence politikasi uygulamistir.

Yahudi Devleti’nin korkunç iskence yöntemleri, ilk kez Londra’da yayimlanan Sunday Times’in 1977 yilinda yayinladigi uzun bir arastirmada ortaya çikti. Belgelenen vakalar, 1967′den itibaren on yillik Israil isgali sirasinda iskence gören kirkdört Filistinlinin durumlarini ortaya koyuyordu.

Buna göre, Israil’in; Nablus, Ramalla, Hebron ve Gazze’deki hapishanelerinde, Kudüs’teki Rus sitesi ya da Moskoviya olarak bilinen sorgu ve gözalti merkezinde ve Yona, Ramle, Sarafand, Nafha gibi özel askeri hapishanelerde inanilmaz iskenceler uygulaniyordu. Sistemli dayak disinda, Israillilerin kullandigi iskence türleri arasinda; cinsel organlara elektrik verme, tutukluyu çirilçiplak buzlu suya sokma, gözleri baglanmis olan tutuklunun üzerine özel egitilmis köpekleri saldirtma, vücudun degisik yerlerinde sigara söndürme, arkadan tecavüz, tirnaklarin ve saglam dislerin sökülmesi gibi yöntemler vardi. Bazi tutuklularin kizlari da tutuklanmis ve bunlara babalarinin gözü önünde tecavüz edilmis, sonra da tutuklu kendi kiziyla cinsel iliskiye girmesi için zorlanmisti. Bazi erkek tutuklularin cinsel organlarina ince cam çubuklar sokulmus ve sonra da bu çubuklar organin içindeyken iskenceciler tarafindan kirilmisti. Erkek tutuklularin hayalarinin sikistirilmasi da çok kullanilan yöntemlerin biriydi. Bu iskenceler sonucunda çok sayida Filistinli tutukluda kalici sakatliklar meydana geldi. Çogunun cinsel fonksiyonlari sona erdi, görme ve isitme duyularini ve akli dengelerini yitirenler oldu. Bu fiziki iskencelerin yaninda psikolojik yöntemler de vardi. Siyasi tutuklular, kasten, Israil ordusuna çizme, kamuflaj agi, vb. malzeme imal etme islerine kosuluyorlar, reddettiklerinde fiziki yöntemlere basvuruluyordu.(3)

Sunday Times’in ortaya çikardigi bu vakalar, 1967-1977 yillari arasindaki iskence vakalariydi. Ilerleyen yillarda da Israil’in kutsal terörü ve kutsal iskencesi sürdü. Yalnizca 1987-1993 döneminde; Israil birlikleri tarafindan 1.283 Filistinli öldürülmüs, 130.472 tanesi hastaneye kaldirilacak derecede yaralanmis, 481 tanesi sürülmüs, 22.088 tanesi gözaltina alinmis, 2.533 ev mühürlenmistir. (4) Gözalti ve tutukluluk sirasinda kullanilan iskence yöntemlerinin hangi boyutlara vardigini bilmek de mümkün degildir.

Israil iskence gelenegi ile ilgili olarak en son 1995 Agustosunda ortaya bazi yeni bilgiler çikti. Emekli Albay ve tarihçi Mose Givati, “Çöl ve Alevlerin Içinde” adli kitabinda, 1948, 1956 ve 1967′deki Arap-Israil savaslarinda Israil ordusunun savas esirlerine inanilmaz iskenceler yaptigini yazdi. Buna göre, esir alinan Misirli askerlerin gözleri sigara ile oyulmus, cinsel organlari kesilerek agizlarina tikanmisti…

Burada önemli olan bir nokta var. Israil devlet aygiti, terör ve iskenceyi yalnizca pragmatik bir uygulama olarak degil, bunun da ötesinde kutsal bir misyon olarak görmektedir. Israil’in terörü, Livia Rokach’in ifadesiyle, “kutsal” bir terördür. Çünkü bu terör, yahudi dini kaynaklari tarafindan emredilir.

Terörün “kutsalligi”

Eski Ahit’in Tesniye kitabinda, 7. Bap söyle baslar:

“Allahin Rab, mülk olarak almak için gitmekte oldugun diyara seni götürecegi ve senin önünden çok milletleri, Hittileri ve Girgasileri ve Amorileri ve Kenanlilari ve Perizzileri ve Hivileri ve Yebusileri, senden daha büyük ve kuvvetli yedi milleti kovacagi; ve Allahin Rab onlari senin önünde ele verecegi ve sen onlari vuracagin zaman; onlari tamamen yok edeceksin; onlarla ahdetmeyeceksin ve onlara acimayacaksin ve onlarla hisimlik etmeyeceksin; kizini onun ogluna vermeyeceksin ve onun kizini ogluna almayacaksin… Çünkü sen Allahin Rabbe mukaddes bir kavimsin; Allahin Rab, yeryüzünde olan bütün kavimlerden kendine has bir kavim olmak üzere seni seçti.”

I. Samuel kitabi 15. Bap’in basinda ise su ayet yer alir:

“Ordularin Rabbi söyle diyor: Amalek’in Israil’e yaptigini, Misir’dan çiktigi zaman yolda ona karsi nasil durdugunu arayacagim. Simdi git, Amaleki vur ve onlarin herseylerini tamamen yok et ve onlari esirgeme ve erkekten kadina, çocuktan emzikte olana, öküzden koyuna, deveden esege kadar hepsini öldür.”

Ayetlerde geçen Hittiler, Yebusiler, Amalekler gibi kavimler, M. Tevrat’in yazildigi dönemlerde Ortadogu’da bulunan toplumlardir. Bu nedenle bu ayetlere (ve M. Tevrat’in içindeki yüzlerce benzerlerine) göz atan pek çok kisi, tarihin derinliklerinde kalmis birer siddet olayinin hikayesini okudugunu sanabilir. Oysa gerçek böyle degildir… Israil’in “güvercin” siyasetçilerinden Amnon Rubinstein, su satirlari yaziyor:

“(Israilli radikallerin) kullandigi lisanda, günümüzdeki Araplar; Yebusiler’dir, Amalekler’dir ya da Kenan diyarinin Tevrat tarafindan lanetlenen yedi kavminden herhangi birisidir… Tesniye’de, ‘geride hiç bir sey kalmayacak sekilde’ Amalek’i yok etmek üzere verilen emir, dogrudan bugünkü Araplar’a yönelik olarak yorumlanmaktadir… Israil’in savaslari da bu çerçevede anlasilmakta ve bu savaslarda bu ‘yeni Amalekler’e karsi insancil davranilmamasi gerektigi söylenmektedir. Haham Menachem M. Kasher, 1967 savasindan sonra yazdigi bir yazida, Tevrat’in ‘onlari sizin önünüzden yavas yavas azaltacagini ve yurtlarina sizi yerlestirecegim’ seklindeki ifadesinin, Israil’in Araplar’la olan iliskisini tarif ettigini yazmistir… Bar Ilan Üniversitesi’nden Haham Israel Hess, daha da ileri gitmis ve ‘Tanri’nin Amaleklere karsi girisilen savasa bizzat katildigini’ söylemistir. Israel Hess’in konuyla ilgili yazisinin basligi ise, ‘Tevrat’in katliam emirleri’dir.” (5)

Kisacasi, Israil kimligi olusturan en büyük faktör olan “dinci” ekol, Muharref Tevrat ayetlerini bu sekilde yorumlamakta, ve böylece Yahudi Devleti’nin uyguladigi teröre teolojik bir mesru temel olusturmaktadir. Iste bu nedenle terör ve Israil, birbirinden ayrilmaz iki parçadir. Yahudi Devleti, mevcut ideoloji ve kurumlariyla ayakta kaldikça, terörü mesru bir siyaset araci olarak görmeye devam edecektir.

“Gazap üzümleri”nin bombalariyla ambulans içinde parçalanan çocuklar, bu gerçegin ne ilk ne de son kurbanlaridir.

Dersim İsyanı (olayları)

Dersim İsyanı ya da Dersim Katliamı olarak anılan olaylar, şu anki adıyla Tunceli ili’nde 1937 yılında merkezi hükümetle Dersim aşiretleri arasındaki anlaşmazlıklar sonucu yaşanan acı olayların genel adıdır. Dersim’de mutlak devlet hakimiyetini sağlamak için Türkiye Cumhuriyeti tarafından düzenlenen harekât ise Dersim Harekâtı’dır.

Osmanlı döneminde yüzyıllarca yurtluk ve ocaklık biçiminde özerk olarak yönetilen Dersim Bölgesi’nde, özellikle Tanzimat’tan sonra, merkezi yönetimin güçlendirilmesi amacına yönelik düzenlemelere karşı sık sık huzursuzluklar (Dersim ayaklanmaları) meydana gelmiştir. (1847, 1877-78, 1885, 1892, 1893-95, 1907, 1911, 1916).

Bölge, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla geleneksel otonom özelliğini kaybetmekle karşı karşıya kalmıştır. Dersimli Aşiretler, Dersim’deki geleneksel düzenin ani bir şekilde değiştirilmesine ve yönetimlerinin elinden alınmasına karşı çıkmış; vergi vermek, askere gitmek gibi çeşitli zorunlulukları ise uygun bulmamıştır. Çünkü Dersim halkı coğrafyasının tarıma ve hayvancılığa elverişli olmamasından dolayı oldukça yoksuldur ve vergi vermek istemez. ayrıca sürekli Dersim’e saldıran Sünni Osmanlı ordusuna askerlik yapmayı ağır günah sayar. çünkü Dersimliler Kızılbaş-Alevidir. Cumhuriyet dönemine kadar olan süreçte Dersim kapalı bir kutu gibi varlığını sürdürmüştür ve yoksullukla boğuşmaktatır. Çevre illerle ekonomik bağlantısının olmaması ise bazen Dersim aşiretlerinin çevre illere yağma amaçlı saldırmalarına neden olmuştur. Bu nedenle çevre vilayetlerin yöneticileri sık sık Dersimlileri Osmanlı’ya şikayet etmişlerdir. Dolayısıyla yoksulluk nedeniyle, Dersim coğrafyasının tarıma elverişli olmaması nedeniyle kendisini geçindirecek mahsule bile sahip olmaması nedeniyle vergi konusunda sıkıntılar yaşamıştır. Dersimliler Alevi-Kızılbaş oldukları için hiç bir zaman Sünni Osmanlı ordusunda görev almak istememişlerdir. Keza Osmanlı dönemi fetvalarında da Osmanlı İslam ordusuna Dersimlilerin ve genel olarak Kızılbaş-Alevilerin alınmamasına yönelik kararlar alınmıştır. Ermeni Tehciri sırasında da bazı Dersimli Alevi Kürt aşiretler Dersim Ermenilerini Osmanlı hükümetine teslim etmeyi red etmişler ve Ermeni kaynaklarına göre 20.000 ile 36.000 arası Ermeni’nin güvenli olarak kaçmasını sağlamışlardır[3]. Ayrıca Osmanlı hükümeti tarafından oluşturulan Şafi-Kürt kimlikli Hamidiye alayları bir çok kez Dersim’e saldırmışlardır, Dersimliler Hamidiye alaylarına karşı mücadele etmiş ve bu alayların Dersim’de hakimiyet kurmasını da engellemişlerdir. Bütün bu gelişmeler ve Dersim’in tarihsel olarak bağımsız hareket etmesi hem Osmanlı yönetimi için hem de yeni kurulan ve merkeziyeti sağlamaya çalışan Türkiye Cumhuriyeti için dönemin raporlarında büyük bir sorun olarak görülmüştür. Osmanlı döneminden itibaren itibaren Dersim üzerine raporlar hazırlanmıştır ve 1930′larda daha geniş kapsamlı raporlar hazırlanmıştır.Aşiretlerin birbiriyle olan ilişkileri, hangi aşiretin hangi dili (Zazaca, Kürtçe, Türkçe) konuştuğu, aşiret yapıları, Dersimlilerin gelenek görenekleri, aşiretlerin coğrafi sınırları ve nüfuzları, Dersim’in Alevi-Kızılbaş inancı, Dersim’in stratejik noktaları üzerine raporlar sunulmuştur ve başarılı bir Dersim Harekâtı için gereken önlemler bu raporlarda tespit edilmiştir. Yani “Dersim Harekâtı” en azından on yıl önceden aşama aşama planlanmıştır. Daha sonra ilk iş olarak stratejik noktalara karakollar inşa edilmeye başlanmıştır; ilk karakollar yapılmaya başlandığında Dersimliler tepki vermemişlerdir. ]1930′ların ilk yarısında yeni merkezi yönetimin uygulamalarına karşı bölgede meydana gelen ufak çatışmalardan sonra, 25 Aralık 1935 tarihli 2884 sayılı Tunceli Vilayeti’nin İdaresi Hakkında Kanun çıkarıldı. Buna göre Tunceli iline bir askerî vali atanacaktı. Aynı zamanda dördüncü genel müfettiş sıfatını alan vali general Abdullah Alpdoğan geniş yönetsel, askeri ve yargısal yetkileri vardı. Ayrıca Alpdoğan’ın çok sert ve otoriter biri olması da olayların kontrolden çıkmasına neden olmuştur.  Alpdoğan; düzeni sağlamak ve güvenlik açısından gerekli gördüğü durumlarda ilde yaşayan kişileri ve aileleri, il sınırları içinde bir yerden bir başka yere göndermeye ve il sınırları içinde oturmalarını yasaklamaya da yetkiliydi. Yasanın uygulanmaya başlamasıyla 1937 başlarında yeni olaylar çıktı. Bölgede güvenlik sağlanamadı ve hükûmet otoritesi kurulamadı. Hatay’a bağımsızlık tanıyan Milletler Cemiyeti kararından sonra, TBMM’de yapılan görüşmelerde, bu gelişmelerin başta Fransa ve Fransa’nın mandası altındaki Suriye tarafından kışkırtıldığı ileri sürüldü. Başbakan İsmet İnönü ise, Tunceli ilinde iki yıldır izlenen reform programının amacının bölgenin uygar bir hale getirilmesi olduğunu belirterek, programa karşı bölgede direniş olduğunu belirtti.

Çanakkale meydan muharebesi

25 kasım 1914 yılında osmanlı cihadı ekber ilan etdi. Almanya ile ittifak kurup rusya,fransa, ve ingiltere gibi itilaf devletleri ilebir olup osmanlılara karşı savaştılar.

Karave denizinden yapılan savaş 1. dünya harbinin uzamasına sebeb olmuş ayrı bir özellik ise terihin akışını değiştiren türk billetinin büyük birkahramanlık destanıdır.

Bu kazanılan zafer neticesinde türk milletinin mücadele ruhunu uyandırmış olup, aynı zamandada istanbulun işgalini geciktirmiştir. Rusların caylık rejimi yıkılmış ayrıca ingilterelilerin ve fransızların uğradığı bu yenilgi ilede yol açmıştır.  Kendilerine bağlı sömürgelerinde itibar kaybına yol açmıştır Bu düşmanların başarısızlıkları ise bütün dünyaya büyük bir yankı uyandırdı itilaf devletleri çanakkale boğazını gecemiyeceklerini anlayınca. Büyük bir yenilgiyle 18 mart 1915 tarihinde geriye çekilmek zorunda kaldılar. 9. ocak 1916 tarihindede tamamen yurdumuzu terketdiler. İngilterede harbden sonra kendi ülkesinde hükümet değişikliği sebeb olmuştur. Osmanlı imparatorluğu dünya harbinde 7 düveli yenerek türk islam ordusunun  büyük bir başarı çabası  ve zaferi ile sonuçlanmıştır böylece çanakkalenin gecilmeyeceği destanını tüm dünyaya göstermişitir. İngilterenin kaybı 213.980 le 410.000  Fransızlar 79.000 kişi civarında  olduğu osmanlı imparatorluğunun ise 220.000 asker yüzbinden fazla öğretmen,mülkiyeli,tıbbiyeli şahızlar ve 3.  sınıf lise okulu öğrencisi tekriben 20.000 genç şehir olmuştur.

Yarbay HASAN bir fransız asker öldürmüş vefadındada zahmet buyurdan ya resullah demiş. Nusret mayın gemisi boğaza  26 adet deniz mayını döşedi ce Habibi ekrem ef. Bir subaya rüyada tarif etdiği yerlere balıkesirli

http://img.bilgicity.org//resimler/26fd0746398f26d481c56c43b7f3065f.jpgseyid onbaşı276 kg’lik  top mermisini tek başına top’a yerleştirip ateşeledi  o aşın savaş gemisini imha ve tahrip etdi.

Bilim ve Teknoloji - e devlet -